CİDELİLER

SÖZDE DEĞİL ÖZDE DOSTLUK CİDELİLERİN BULUŞMA NOKTASI
 
AnasayfaKapıSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 KASTAMONU TIP TARİHİNDE BİR ALTIN SAYFA

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
ASİCİDELİ
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 1271
Kayıt tarihi : 18/06/08
Yaş : 47
Nerden : KADIKÖY

MesajKonu: KASTAMONU TIP TARİHİNDE BİR ALTIN SAYFA   Perş. Nis. 08, 2010 10:00 am

Kastamonu TIP tarihinde bir altın sayfa
Vekâlet beni Balıkesir’e tayin etti. Ben Kastamonu’yu istedim. Kastamonu’ya gitmek ve memleketime hizmet etmek için Kastamonu’ya tayini çıkan doktorla becayiş yaptım.
<TABLE style="BORDER-COLLAPSE: collapse" border=0 cellSpacing=0 borderColor=#111111 cellPadding=0 width=550 height=69>

<TR>
<td style="BORDER-BOTTOM: #990000 3px solid" height=24 width=550 colSpan=2 noWrap>Dr. Şükrü Esen</TD></TR>
<TR>
<td height=24 width=550 colSpan=2 noWrap>
Hazırlayan: Levent Zihnioğlu, Fotoğraflar: Dr. Şükrü Esen ve Sakine Eruz arşivi

e-MAil: lzihnioglu@gmail.com</TD></TR>
<TR>
<td height=38 width=550 colSpan=2 noWrap>


Bir meslek düşünün. O mesleğin mensubu olduğunuz anda hayatınızı insanlık yoluna adayacağınıza söz veriyorsunuz. Mesleği size öğreten ustalarınıza saygı ve gönül borcunuzu biliyor, sizden hizmet bekleyen kimselerin sırlarına saygılı olacağınıza, onları saklayacağınıza, mesleğinizin onurunu sürdüreceğinize, din, milliyet, ırk, siyasi eğilim ya da toplumsal sınıf ayrımlarının mesleğiniz ile sizin aranıza girmesine izin vermeyeceğinize, insan hayatına kesinlikle saygı göstereceğinize, baskı altında kalsanız bile mesleki bilginizi insanlık değer ve yasalarına karşı kullanmayacağınıza özgür iradenizde ant içiyorsunuz.

</TD></TR>
<TR>
<td height=1 vAlign=top width=275 noWrap>

Hekim olmak kolay bir şey değil. Yıllar süren eğitimin sonrasında adı Hipokrat yemini olan mesleki andı içerek başlanıyor mesleğe. Ondan sonrası ise insanlık görevi. Geride bıraktığımız günlerde Dr. Şükrü Esen’in Kavacık’taki konutuna kendisine misafir olduk. Hekim ve vekil olarak Kastamonu’ya hizmeti ile ünlenen, renkli, samimi ve hazır cevap kişiliği ile tanınan Dr. Şükrü Esen ve kızı Sakine Eruz ile sohbet ettik.

</TD>
<td height=49 vAlign=top width=275>
</TD></TR>
<TR>
<td height=90 width=550 colSpan=2 noWrap>
Hekimlikten, siyasetten, yassıada günlerine varıncaya kadar bir çok konuda bizlere ışık tutan bu sohbet sanırım sizlerinde ilgisini çekecek ve bir solukta kendisini okutacak nitelikte. Bu satırlara sığması mümkün olmayan, kendi tabiri ile çok yerden başlayan bir hayatın satır aralarını okumak sanırım bizlere çok şey kazandıracak. Gelin birlikte konuk olalım o satır aralarına… </TD></TR>
<TR>
<td style="MARGIN-BOTTOM: 15px" height=90 width=550 colSpan=2 noWrap>
- Hayat yolculuğu nerede ve nasıl başladı?

Ş.E.- Siz nereden başladınız Levent Bey oğlum ? Daha gençsiniz, gençliğinizin kıymetini bilin. Ben çok yerden başladım, hangi birini anlatayım, Şadıbey’i mi, şehirde bugünkü Adliye Binası’nın yerinde bulunan otuzlu yıllarda istimlâk edilen kocaman harem selamlıklı, otuz ramazan konukların ağırlandığı evi mi, Kastamonu Devlet Hastanesi’nde Kulak Burun Boğaz Kliniği’ni kurmak için tek bir müstahdemle birlikte yalnız başıma nasıl gece gündüz demeden çalıştığımı mı, yoksa Yassıada’yı mı, yoksa Almanya’yı mı, yoksa Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde ağırladığım dünyaca ünlü hekim arkadaşlarımı ve yetiştirdiğim asistanları mı?

</TD></TR>
<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>
</TD></TR>
<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>
</TD></TR>
<TR>
<td height=43 width=550 colSpan=2 noWrap>
- Zengin kişiliğinizi, Kastamonu için yaptığınız hizmetleri sizin kuşağınız sanırım çok iyi biliyor, bizlerde genç kuşaklara aktarılmak üzere bir kayıt bırakmaya çalışacağız ve hepsini tek tek sizden dinleyeceğiz. Ama isterseniz öncelikle nerede doğdunuz, kimlerdensiniz oradan başlayalım?

Ş.E.- 8 Nisan 1333’te Merkez’e bağlı Kastamonu, Şadıbey Köyü`nde ikiz olarak doğdum. İkiz kardeşim Sabri’yi 1990 yılında çok erken kaybettik. Sigarayı bırakmıştı ama uzun süre sigara içti, kalpten vefat etti. Sabri’yi çok özlüyorum. Şadıbey annemin çiftliğiydi. Çok güzel üç katlı bir evi ve on ortakçı ailesi Şadıbey’de ikamet ediyordu. Annemin üç uzun damı, inekleri ve sağılır mandaları vardı. Evin tahminen yirmi dönüm, içi elma, kiraz vişne fidanları ile dolu bir de bahçesi vardı. Çocuklar hep orada oynardık, hemen evin arkasında bahçe ürünlerinin işlendiği kocaman bir mutfak vardı. Mutfağın kocaman bir ocağı vardı, burada kazanlar kaynardı. Şadıbey çok büyük arazilere sahipti. Şadıbey’e bağlı tahminen üç yüz metre yükseklikte yine anneme ait Sütçüköyü vardı. Oradan eskiden sağılan sütler poyra denilen ağaçtan oluklarla buraya akıtılırmış.” Annem, burada Şâdların beyi otururmuş derdi. 19. yüzyılın başında yapılmış olan konak benim küçüklüğümde yıkılmıştı. Çok güzel bir hamamı vardı. Babamın babası Namık Bey 20, yüzyılın başında yeni konağı yaptırmıştı. Babamın köyü Mehran ve Sütçüköyü’nün üstündeki Örencik köyüydü. Şadibey annemin köyüydü. Annem Kastamonu müteselliminin torunuydu, dedesi savaş zamanı padişaha asker yollarmış. Annem köyde çok sayıda büyük baş havyanı ve kümes hayvanı beslerdi. Elinden her iş gelirdi, hayvanları doğurtur, kursağına taş kaçan tavukların kursağını keser, taşı çıkarır, kursağını dikerdi, tavuklar iyileşirlerdi. Hasta koyunlara pekmez yalatırdı. Köyde oturanların giysileri konaktaki büyük tezgahta dokunurdu. İpler koyun yünlerinden eğrilirdi. Çocuk doğduğunda da zıbın dokutulurdu. Kumaş dokuyan ortakçılar da vardı, onlar da evlerindeki tezgahta dokurlardı. Yün ipliklerin rengi sarımtırak olurdu. İplikler yaş gübreye yatırılırdı, rengi açılırdı, beyazlatılırdı. Koyun yünleri eğrilip çorap örülürdü. Annem de kendi çeyizini kendi dokumuş.
</TD></TR>
<TR>
<td height=18 vAlign=top width=275 noWrap>
</TD>
<td height=18 width=275 noWrap>
</TD></TR>
<TR>
<td height=18 vAlign=top width=550 colSpan=2 noWrap align=middle>
Babam ise Arapça, Farsça, Fransızca bilen, piyano çalan, şiir yazan biriydi. Çok güzel satranç oynardı. Hümayünname’yi Farsça’dan Türkçe’ye aktarıp kızıma vermişti, kizim o zamanlar daha oniki yaşındaydı, babam ileride kızımın Hümayünname’yi Almanca’ya çevirmesini istemişti. Babamın babası Namık Bey, Abdülhamit döneminde bir şikayetten ötürü İstanbul’da Bekirağa koğuşunda yatmış. Her gün yanından biri alıp asılıyormuş. Sonra onu Abdülhamit’in mabeynkatibi hukuk ve mülkiye mezunu ağabeyi, 1923’te mebus olan ağabeyi Şükrü Efendi kurtarmış. Kendisine haksızlık edildi diye bildiğim kadarıyla İzmir valiliği verilmişti o zaman. Ama Namık Bey uzun yaşamamış. Ferman’da Mevlana Namık Bey diye yazıyor. Mevlana okumuş yazmış anlamında kullanılıyormuş o zamanlar. Babamın. Babamın ailesi sarayda terbiye görmüş. Annesi piyano çalarmış. Sultan Hamit devrinde öğretmenlerden ders almışlar. Adı Hayriye hanımdı. Babası Kuleli’nin müdürüydü. Kızımın yazdığı kitapta aynı zamanda ferik olan Hüseyin Paşa’nın bir fotoğrafı var. Kendisi 1291 yılında Der-saadet Merkez Komutanı olduğunu yazıyor altında, aynı zamanda Kuleli’nin de müdürüymüş. Sonra karısının bir akrabasının karıştığı bir olaydan ötürü Sinop’a sürülmüş, orada vefat etmiş.”
Babam Kastamonu eşrafından 1877’de ilk Osmanlı Meclis-i Mebusan-ı Kastamonu mebuslarından Salim Efendi’nin torunuydu. Salim Efendi’nin dedesi de Münire Medresesi’ni bânisi Reisülküttap Hacı Mustafa Efendi’ymiş. Hacı Mustafa Efendi Osmanlı sınırlarının içinde bir çok hayrat yaptırmış. Bunları sonra öğrendim, Fazıl Çiftçi’nin bir bildirisinde yazıyordu. Babam da, annem de ailelerinin tek çocuğuymuş. 1922’lerde dağlarda eşkıyalar cirit atarken köyde hiç erkek kalmamışmış, hepsi savaşa gitmişler. Anneannem evde bütün gaz lambalarını yaktırır, evde kalan kadınlara takunya giydirir gece evde dolaştırırmış. Dıştan duyan evde asker var sanırmış.
Annem 200 hindi beslerdi. Misafir gelir, 15, 20 tavuk kesiliverirdi. Bir gün Kastamonu müftüsü gelmişti, 18 piliç kesildi, misafirden anneme bir lokma yemek bile kalmamıştı. Yemek misafire ikram edilmek için hazırlanırdı, ev halkı önemli değildi. Köyde annem fırın dolusu ekmek pişirir, saman sepeti dolusu pötibör köyde yapılıp şehre gönderilirdi. Benim ve kardeşim Sabri’nin şehirde kaldığımız odada bir koca saman sepeti elma ve ekşi dururdu.
Annem Şadıbey’in tartışmasız efendisiydi, Şadıbey devleti derlerdi annemin baktığı bu köye. Annem kayınpederi istiyor diye 12 çocuk dünyaya getirmişti, altısı ölmüş, altısı kalmıştı. Kabirleri şimdi Şadıbey yazısında. İkinci Cihan harbinde Kastamonu’ya 131. Alay gelmişti. Kışlada kalıyorlardı. Kışlanın üstünde bir arazi vardı, cephanelik yapmışlardı oraya, onu Beyba vermişti askere. Şimdi orası Anadolu Lisesi oldu. Alay sonra Şadıbey’e geldi. Annem bir saatin içinde alaya yemek vermiş. Annem köyde büyümüş, Kur’an okurdu. Kendini çiftliğe, köyüne adamıştı. Çok dirayetliydi. Gelen misafirler ‘Burası Şadıbey hükümeti’ derlerdi. Sürekli misafir gelirdi, annem ağırlardı.

</TD></TR>
<TR>
<td height=18 vAlign=top width=550 colSpan=2 noWrap align=middle></TD></TR>
<TR>
<td height=18 vAlign=top width=550 colSpan=2 noWrap align=middle>
Kışları otuzlu yıllarda istimlak edilen, bugün yerinde Adliye binasının bulunduğu harem selamlıklı kocaman konakta kalırdık. Konağın yekpare taştan havuzu bugün Adliye’nin önünde duruyor. Bugünkü Cumhuriyet Meydanı’nda çok sayıda ahşap birbirinden güzel konaklar vardı, orası da istimlak edildi. Benim hanımın ailesi orada otururdu.
“Eskiden, yıkılan evde (şehirde) otuz ramazanda davet olurdu.. Önce fakir fukara, sonra hocalar, sonra esnaf sonra valisi vükelası. Köyden çuvallarla un gelirdi, ihtiyaç sahiplerine çuval çuval un verilirdi. Biz daha çocuktuk, gelen misafirler çok güzel ağırlanırdı, ama bize sıra gelinceye kadar yemek biterdi, ondan bazen aç kalkardık sofradan. Misafirlere bir de diş kirası verilirdi, ufak tefek hediyeler, elleri boş gönderilmezdi. Ayıptı.

</TD></TR>
<TR>
<td height=18 vAlign=top width=550 colSpan=2 noWrap align=middle>- Nasıl doktor oldunuz ve hangi okuldan mezunsunuz? Sizi doktor olmaya yönelten şey neydi?
Ş.E- Abdurrahmanpaşa Lisesi’ni 1938’de bitirdim. Abdülbaki Gölpınarlı gibi çok değerli öğretmenlerimiz vardı, çok iyi bir okuldu Abdurrahmanpaşa Lisesi, o zaman bakalorya ile mezun olunuyordu. Kardeşim Sabri hukuk fakültesine, ben ise tıp fakültesinde eğitime başladık. Annemi seyrederdim köyde, annem hayvanları doğurturken, kursaklarını kesip dikerken ve köyde oturanları tedavi ederken, ona yardım ederdim. Çok istedim tıp fakültesine girmeyi. Babam biz üniversiteye giderken Laleli’de Teyyare Apartmanlarından bir daire kiralamıştı. 1938’te tıp fakültesine kayıt oldum. 1944’te mezun oldum, 6 yıl sürdü. Lâleli’ye geldim, babam, Münire, Sabri birlikte oturuyorduk Teyyare Apartmanlarında.
- Teyyare apartmanları mı? Neden Teyyare?
Ş.E- Levent Bey oğlum Teyyare Apatmanları Türkiye’nin ilk çağdaş ve betonarme yapılan apartmanlarından biridir, mimarı mimar Kemalettin Beydi. Çok güzel yapılardır, Hava Kurumu yaptırmıştı, ortalarında büyük avlular vardı. Okul hemen Beyazıt’ta ve Laleli’deydi. ******’ün getirdiği dünyaca ünlü hocalardan ders alıyorduk. Okul eve yakın olduğu için ben sabahın erken saatlerinde gider en ön sıradan yer tutardım arkadaşlarım için. Çok iyi bir eğitim aldık. Benim ardımdan kız kardeşim Münire de tıpa yazıldı. O daha sonra Prof. Philipp Schwarz’ın asistanı olacak ve uzun yıllar Amerika’da büyük bir zekaca özürlüler merkezinde baştabiplik yapacaktı. Prof. Schwartz’ın zamanın Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar ile yazışmalarından sonra, kız kardeşim elli yılların sonunda yurda döndü, burada da böyle bir merkez açmak için, DP hükümeti çok destek verdi. Kız kardeşim çok büyük hizmetlerde bulundu çocuklara ve Yakacık’ta büyük bir merkez açacakken ihtilal oldu. Ondan sonra da zaten bir şey yapamadı. Yıllarca verdiği emekler boşa gitti. Yakacıktaki o arazilere de gecekondular yapıldı, arazi de gitti. Neyse, biz yine bana dönelim, 1943/44’te Tıp Fakültesinden mezun oldum..
- Doktor olduktan sonra İsviçre de bir deneyiminiz oldu değil mi?
Ş.E- Tıbbiyeyi bitirdim, İstanbul Üniversitesi’nde Ekrem Behçet’in yanına asistan olarak girdim. Kulak Burun Boğaz’a. Bu arada staj için Basel Üniversitesi KBB Kliniği direktörünün yanına gittim. Prof. Lüscher’in yanına. Kendisi bizde bir ay ders verdi. Ben yardım ettim. Sonra bana gel dedi. Orada ileride çok ünlü olacak Kulak Burun Boğaz hocalarıyla arkadaş oldum. O zamanları Almanya çok fakirdi, Kulak Burun Boğaz konusunda dönemin en önemli uzmanlarından Prof. Link de benim gibi genç bir uzmandı o tarihlerde. İhtisasımı yaparken. 1950’de İsviçre’den Almanya’ya gittim. Hanımla beraber gidelim dedim, nikah var, düğün yok, olmaz dediler. Link Frankfurt üniversitesi direktörüydü. Link’le Lüscher”in yanında tanıştım, o da oraya öğrenmeye gelmişti. Link fakirdi, o zamanlar Almanya fakirdi, ona 200-300 DM verdim, çocuklarını getirdi, Luzern’de 10 gün oturdular. Luscher’in yanında dört ay kaldım, öğreneceğim çok şey yoktu, çünkü ihtisasımı neredeyse tamamlamıştım ve bu sürede bir çok şey öğrenmiştim. Link davet etti, misafir asistan olarak Frankfurt Üniversitesi’ne gittim. Kore savaşlarında Türk askerleri olmasaydı, bütün Amerikan askerleri esir oluyordu, o zaman bizi Amerikan askerleri çok seviyorlardı. Frankfurt ve civarı Amerikan mandası altındaydı. Ben Türk olduğum için o bölgenin komutanı Amerikalı , üniversitede çalışmama müsaade etti. Bölge komutanı karargâhı Wiesbaden’deydi, oraya kadar gittik, izin aldık. Orada da 3-4 ay çalışıp doğru İstanbul Üniversitesi’ne geldim. İhtisasımım verdim. Ekrem Behçet üniversitede kalmamı istedi. Ben üniversitenin o zamanki durumunu çok yakinen bildiğimden beğenmedim ve üniversitede kalmadım.

</TD></TR>
<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>
</TD></TR>
<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>


- Kastamonu Devlet Hastanesi’ne tayin oldunuz. Bu nasıl oldu ve neden Kastamonu’ya gitmek istediniz?

Ş.E- Düğün yapıldı, Eşim Zekiye Esen ile Lâleli’de oturuyoruz. Vekâlet beni Balıkesir’e tayin etti. Ben Kastamonu’yu istedim. Kastamonu’ya gitmek ve memleketime hizmet etmek için Kastamonu’ya tayini çıkan doktorla becayiş yaptım. Doktor sevinmişti Balıkesir’e gideceğim diye. Kastamonu’da Kulak Kliniği yoktu. Yıl 1951. Kulak Burun Boğaz Şefi olarak tayinim çıktı. Uğraşıp 20 yataklı bir klinik kurduk. Kadro da geldi sonra. 2 hademe, 2 hemşire, tek doktor benim. Hep ben çalıştım. Altı yıl yalnız başıma çalıştım. O zaman günde yüz kişiye bakıyordum ve her gün ameliyat yapıyordum, en büyük ameliyatları da yapıyordum.”

Hastanede çok iş vardı, bir yandan kliniği kuruyordum, bir yandan eksikliklere rağmen öğrendiğim bütün ameliyatları yapıyordum. Sayısız hasta geliyordu şehirden ve civar köylerden. Gece gündüz hasta bakıyor ve ameliyat yapıyordum. Halk beni yaptığım ameliyatlardan ve tedavilerden ötürü tanıyordu. Yazları, bana düşen Mehran köyünde kalıyorduk. Yaz tatilinde de dur durak bilmeden hastalara bakardım. Hastalar Mehran’daki konağın kapısında kuyruk olurlardı, sonra yukarıdaki büyük odaya buyur edilirlerdi, onlara ayran, yiyecek, içecek ikram edilirdi, ben de sabahtan akşama kadar muayene ederdim.
</TD></TR>
<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>
</TD></TR>
<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>


- Kastamonu’da bir çok anınız vardır sanırım. Aklınıza gelen ve anlatmak istediğiniz bir şeyler var mı?

Ş.E- Bir anım daha var, onu da anlatayım da Hacıkuzu’yu yâd edelim. İkinci Dünya Savaşı yıllarındayız. Karabük’te fabrika’yı bombardıman etmesinler diye tepelere uçaksavar topu yerleştirmişler. Hacıkuzu asteğmen, adı Mehmet’ti , biz ona Hacıkuzu derdik. Hacıkuzu tayyare sesi duyuyor, bir bakıyor uzaktan bir tayyare gözüküyor, hemen topları hazırlıyor, tayyarede kim var biliyor musun ? Rusya’da Stalin ve Amerika Reisicumhuru Roosevelt’le birlikte Yalta Konferansı’na katılan İngiltere Başvekili Churchill, Mısır’a dönüyor. Alman harbinde oluyor bu iş. Ondan sonra, o esnada telefon etmişler, tayyare geçecek demişler. Ama bunlara söylememişler, Hacıkuzu hemen topu ateşlemiş, mermi tayyarenin altında patlamış. Bir rastgelseydi ne olurdu. Herhalde Hacıkuzu tarihe geçerdi. Liseden sınıf arkadaşımdı. Sonra Erzurum’a gitti, orada meteoroloji müdürü oldu, hani şu bulutlar kümülüs, stratüs falan var ya, onları öğrendi.
</TD></TR>
<TR>
<td height=61 vAlign=top rowSpan=2 width=275 noWrap>
</TD>
<td height=1 width=275 noWrap>
</TD></TR>
<TR>
<td height=72 width=275 noWrap>
</TD></TR>
<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>


- 50’li yıllarda milletvekili oldunuz. Doktorluktan milletvekili olmaya giden süreç neydi?

Ş.E- DP daha yeni kurulduğunda Suphi Bey ağabeyime milletvekilliği teklif etmişlerdi. Mamafih Suphi bey ağabeyim ve lise öğrencisi oğlu Namık elim bir kazaya kurban gittiler. Daha sonra Salim ağabeyim Demokrat Parti’den milletvekili seçilmişti. 1957’de halk benim milletvekili olmamı istedi, seçildim; en genç milletvekillerinden biri olarak Kastamonu milletvekili olarak meclise girdim. Bir anım var, şimdi aklıma geldi, size anlatayım. Bir gün bir köye gittim, konuşma yapıyorum. Galiba Devrekani yakınlarında bir köydü. Ben konuşurken bir adam bağırdı, tohtor bey, siz bana tekme attınız. Şaşırdım, ne diyor bu adam dedim. “Ama”, dedik, “siz bana tekme atmasaydınız, bu oğlan bugün ölmüştü.” Elinde ufak bir çocuk tutuyordu. Sonra hatırladım. Hastaneye getirmişti çocuğu, çocuk difteri olmuştu, nefes alamıyordu, traketomi yapıp gırtlağını açmam gerekiyordu. Babası bir türlü izin vermiyordu, ben de adamı tutup yaka paça kapıdan dışarı attım. İşte onu anlatırmış. Biliyor musunuz, o çocuğun gözlerini hiç unutmayacağım, nefes almaya başladığında bana bir minnettar bakışı vardı. Bu günlere gelebildiysem, herhalde hastaların duasıyla gelmişimdir. Halk da önce şaşırdı, sonra bir alkış koptu. Tesadüf işte. İşte öyle seçildim, halk istedi benim seçilmemi. Ankara’daki evimizden konuklar eksik olmazdı, yerlere döşekler yayardık. Kastamonu için çok uğraş verdim, elimden ne geliyorsa yaptım.

- Seçilmenizle birlikte Ankara ve vekillik yılları başladı, isterseniz birazda o günlerden bahsedelim.

Ş.E- Ankara’ya gittik. Kastamonu’dan dokuz mebustuk. Kastamonu’ya ilk elektriği, motorlu elektriği değil, havai hattıyla Tosya’dan Kastamonu’ya elektriği ben getirttim. Yolları yaptırdım. Birbirimizi sevmesek bile bütün Kastamonu mebusları Kastamonu işleri için hemfikir olurduk. Şimdi hepsi öldü, iki kişi kaldı, bir de ben üç.”

“ O tarihlerde çok ödemiyorlardı mebuslara, bin yüz küsur lira mı ne alıyordum. Bahçelievler’deki dairenin kirası beşyüz liraydı. Paramız yetmedi, Ulus’a taşındık, oranın kirası kaçtı, Zekiye ?” “Üçyüzyirmi lira” “Yo, öyle milletvekiliyiz diye imtiyazımız falan yoktu. Ha, evet devlet tayyaresiyle uçuşlar indirimliydi. Ama o tarihlerde kimse binmezdi ki tayyareye. Yok, yok, lojman filan yoktu. Herkes kirasını kendisi öderdi.”

Başka ne mi yaptık? “Zekaca geri kalanlar için menafiyi hadim (kamu yararına) bir cemiyet kurduk. Soğanlı’dan yer aldık. Münire Amerika’dan gelmişti, onu bakanlarla tanıştırdım, onlar söz verdi. Münire bir çok yerlerde konferanslar verdi ve bir çok mektepte zekaca geriler için birer sınıf yapıldı, fakat ihtilalle beraber bu işler kaldı, Münire de darıldı gitti. Münire o zaman Anatomi Patoloji fakültesinde, (bugünkü Biyoloji binası) başasistandı. Dünyanın en meşhur hocası Schwarz’ın yanında çalıştı. . Tıp eski kimya fen fakültesindeydi. Mikrobiyoloji’ye Hugo Braun bakıyordu. Üç dört hıfzısıhha enstitüsü vardı, amfilerimiz vardı.

Ben mebus olunca kadroları yükselttik, eskiden asistanlar hep meccani çalışırlardı, çünkü, mesela Kulak Burun Boğaz Kliniği’nde tek kadro var ama beş, altı asistan var. Biri kadrolu, diğerleri meccani çalışacaklar. Baktım üniversite hastaneleri, İzmir, Ankara, İstanbul yine sadece elli ya da en fazla yüz asistanlık kadro istiyor, durumu da biliyorum, gittim Başbakan’a durumu anlattım. Menderes beni dinledi, tamam, dedi, gerekli talimatları verdi. Sonra bu sayıları yükselttiler, ben önayak oldum. Fahri asistanlar çok sevindiler, bizi yemeğe davet ettiler. Yemekte bana, “Efendim siz konuşun”, dediler, ben de, “Bu unutulmuş ve ihmal edilmiş asistanların aleyhinde olacak bir şeyi biz lehine çevirdik”, yani bu övünülecek bir şey değil demeye getirdim. Yapılması gerekeni yapmıştım, o kadar. O tarihte üniversitelerde asistanların çoğu birkaç istisna dışında fahri, parasız asistan olarak çalışılıyordu. Ben mesela dört buçuk sene asistanlık yaptım, para almadım, sonra imtihanı verdim kazandım. Münire de öyle. Her sene Sağlık Vekâleti kadro veriyor, mesela koca bir tıp fakültesine on kişi veriyor, biri kulağa düşüyor, onları da profesör tabii ki istediğine veriyordu. Para meselesi olunca öyle hemen bir kanun çıkmıyor, özel yerleri var, orada konuşuluyor, mecliste de konuşuluyor, sonra el kaldırılıyor, ancak ondan sonra tamam oluyor. Bazı kanunlar kolay çıkıyordu, ucunda para olmazsa, para olunca, Maliye’nin de kabul etmesi gerekiyordu. Ama ben bu konuda çok ısrarlı davrandım, sonunda da kanun çıktı.

- Sonra tutuklandınız ve Yassıada günleri başladı. Yassıada ve o günler hakkında neler söylemek istersiniz?

Ş.E- İhtilâl için laf ediyorlardı, olacağını filan bilmiyordum. İhtilâlden 15 gün sonra Ankara’da sivil olarak giyinmiş bir binbaşı geldi, beni götürdü. İhtilâl hükümeti ilk defa listede olanları aldı, olmayanları bıraktı. ben telefon ettim, beni de alın diye, bana listede yoksunuz dediler, almadılar, ama ihtilâlden l5 gün sonra evime bir subay geldi, beraber ilk defa yeni meclise gittik, yeni meclisi hiç görmemiştik. Beni götüren subay beni takdim etti. Üst rütbeli başka bir subayın ilk sözü : “Toprak baraj olur mu ? Adana’da yapmışsınız, günah değil mi ?” dedi bana. Ben de, bu suâli bana değil yapanlara sorun dedim. Oradan toplantı yeri olan Harbiye okuluna gittik. Okulda diğer arkadaşlar da vardı, hepsi üzüntülüydü. Kendilerine çok kötü muamele edilmişti. Bana etmediler, çünkü ortalık nispeten yumuşamıştı. Binada bir subay doktor vardı. Ülkü hanımın ağabeyiydi. Yanıma Maliye Vekili Hasan Polatkan geldi, bir mektup verdi. Şükrü’cüğüm doktor senin yakının herhalde, bu mektubu benim hanıma bırakıversin, benden haber alamadı, çok merak etmiştir, dedi. O da mektubu bizim eve bırakmış, hanımı Maliye Vekili’nin evine giderek mektubu vermiş.

Zor günlerdi sanırım neler hissettiniz?

- Bunları da anlatayım mı, sinirlerim bozuluyor, bacaklarım deliş deşik oldu, hala izi var, bana tekme attılar. Ş.E- Ankara’dan İstanbul’a gelirken tekme attılar, teyyare meydanında, herkese tekme atıyorlardı. Çok kötü davrandılar. Orada bir gece yattık, oradan Istanbul’a uçurdular. 20 kişilik uçaklardı, oturacak yer yoktu, sıra gibi bir şeylerin üstüne oturduk. Galiba küçük askeriye uçaklarıydı. Bacaklarımızın ön kısmına sürekli tekme atıyorlardı. Benim paltom uzundu, ondan biraz korunabildim. Bunlar ayıp şeyler bunları anlatmayayım, üzülüyorum. Birinin elinde tabanca , bize doğru tutuyor, küfrediyor durmamaca, orada subaylar vardı, küfretti, ağzına geleni söyledi. Neyse, teyyare meydanına geldik, binerken verdiler sopayı, ondan sonra vapura binerken, tekme attılar, benim büyük palto varken, bir ikisi ayağıma geldi, fakat hepsi gelmedi. Sonra vapura bindik, Yassıada’ya gittik, biz yine şanslıydık, kimisini vapurun altına attılar arkadaşların, kafasını gözünü yardılar.

Yassıada’ya vardığımızda büyük bir koğuşa soktular, altlı üstlü ranza, 40 kişi, biz oraya girdik. Neyse ranzalı yere soktular. Askerlerin yattığı yer. Ondan sonra, ben üste çıktım, hata etmişim, çünkü lambaları 500 mumluk yaptılar, sabaha kadar yanıyor, gözüme geldi, gözüm bozuldu, gözüme hep yaş bez koydum. Üçer metre, dörder metre arayla koydular. Retinalarımın yırtıldı, şimdi artık tamiri mümkün değil, ondan zor görüyorum. Lambaları geceleri kaçmasınlar diye yakıyorlardı. Etraf da bekçi doluydu, adanın etrafında da sabahlara kadar destroyer geziyor, böyle. Erler içimizdeydi, onları da aldılar, biri İneboluluydu, çok seviyorlardı bizi, dışarı çıkardılar. Dışarı çıkardılar, binanın dışına, personel mayın diyorlar, ufak, ona çarptılar, öldü bir ikisi. Onlara göre, hiç, hayvandan kıymetsizdi bu adamlar. Çavuş, Doktor bey dedi, siz buradan çıksanız bile, bir dakika yaşatmazlar sizi, şu vapurları görüyor musunuz? Bir dakika yaşatmazlar sizi, dedi.

15 günde bir, helanın önünde 50 metre uzunluğunda bir bahçe var, 10 metre genişliğinde, böyle dönüyorduk. Koğuştan helaya kadar gidebiliyorduk. Dışarı çıkmak yasak. Yemeğe gidiyorduk ama, üstü yuvarlak, kapalı, Amerikan koğuşları böyle, orada yemek yiyorduk. Kurtlu mercimekli yemekler çıkarıyorlardı. Oysa sonra öğrendim sinemalarda bize nasıl iyi bakıldığı anlatılıyormuş. Hepsi yalan. Bu kötü yemekler için ayda 300 lira veriyorduk.

Biz yedinci koğuştaydık, üstlü altlı. Çok kötü muamele ettiler. Dışarıda asker var, aşağı inemiyorduk, helaya gidebiliyorduk.Dışarıyla hiç temas yok ! Bir er vardı, İbrahim Sözen, Allah rahmet eylesin, o buldu. Alman Stern dergisini de Süleyman bey, beni aramış, er Süleyman beyin tanıdığı, o getirdi Stern’i, rahmetli Menderes’i nasıl küçük düşürdüklerini anlatıyordu Stern’de, resimler vardı içinde. Bir de ilaç getirdi, ben hastalandım, antibiyotik. Orada hastane vardı, ama ben hiç gitmedim. Herhalde iyi bakmıyorlardı, oranın başhekimi bir doktor arkadaşa hakaret ediyordu, küfür ediyordu. Stern’i şimdi arıyorlar, ne yapalım, Stern’i yaktık, bütün küller tavana çıktı, helanın orada yaktık. Bir yakalansak Stern’le, hepimizi hücreye atarlardı.

Gelen mektupları okuyorlardı, beğenmediklerine ağzına geleni yazıyorlardı, küfür ediyorlardı, mektubun içine, hergele, namussuz. Sayın falan diye yazarsa mektupta yandın, daha da çok küfür yazıyorlardı o zaman. Bizim de 10 satır mektup yazma hakkımız vardı. Mal beyannamesi istiyorlardı, Zekiye’de köydeki tavukları da yazmıştı, tavukların hepsi ölmüşmüş meğer. Yani olanı olmayanı her şeyi yazmamızı istemişlerdi. Telgrafla gönderdi Zekiye mal beyanı listesini.

Ben daha oğlum Mehmet’i görmemiştim, o ben Yassıada’dayken doğmuştu. Hanım ile çocuklar beni Yassıada’da ziyarete geldiklerinde gördüm oğlumu ilk defa. Bana bir de fotoğraf verdiler, üzerinde kızım ile oğlum vardı. Büyük koğuşa getirdiler, orada görüştük.

Bir de hücreler vardı, mahzen şeklinde. Evet , eğer bizim içimizi bilseler, bizim yerimize buraya halk partilerini koyarlar demiştim, Cemal Gürsel, eğer o bilse, dedim. O adam da, albay, Halk Partili’ymiş, ben de boş boğazlıyım. Ne söylüyorsun. Geldi, ne konuşuyorsun dedi, işte orada konuşurken bir tokat atsa, arkadaşlar galeyana gelirler veyahut küfür ederler, adamın sırtından tuttum, yarbayım dedim, böyle böyle oldu dedim. Sen onu babana anlat dedi, Babamı karıştırmayın, dedim. Bu, beni akşam hücreye attırır, çıyanlı olan mağaraya diye düşündüm. Girenlerden biliyordum o mahzeni. Ayağıma bir kaç çorap geçirdim. Bir şey olmadı. Baha Akşit’i üzerinde er sigarası çıktı diye o zindana atılmıştı. Baha bey anılarında Cenevizlilerden kalma o zindanı anlatıyor. O koğuşta 15 ay kaldım.

300 metre ileride spor salonu var, orada yapıldı mahkeme. Hepsi yalan dolan. Avukatım yoktu, ben istemedim avukat. Mahkeme oluyoruz, idam idam derken. Hamitle, Sabri avukattı, ben el kaldırdım, ben avukat istemiyorum dedim. Hamit de Süleyman beyin avukatıydı. Geri döndüler. Oradaki insanların çoğunun avukatı vardı, hiç bir işe yaramadı, bilakis ters tepki yaptı, onlar zaten çoktan karar vermişlerdi, şunlara ceza vereceğiz, şunlara vermeyeceği, şunları idam edeceğiz diye..

Şimdi kararlar okundu, okundu, dediler ki beraat ettiniz hepiniz, laf, biliyoruz kısım, kısım, idam, müebbet, idam, müebbet. Bize geldi sıra, bir arkadaşa beraat dediler, onun da hiç bir günahı yoktu, biliyorum, yakından tanıyorum, ama bütün duruşmalarda onu sık sık itham etmişlerdi, ondan sonra üç arkadaşa müebbet hapis dediler, bana da beraat geldi, ben şahsen utandım. O arkadaşa beraat deyince, hepsinin beraat etmesi lazım. Sonra bizi çıkardılar, beraat edenleri ayırdılar.

Beraat edenleri ayırdılar, 40 kişi bir yere, sonra gidin eşyalarınızı alın dediler. Ben koğuşa geldim. Herkes ağlıyor, ben de ağladım. Süleyman Çağlar’a benim tıraş makinemi verdim, istiyor musunuz bir şeyler dedim. Sonra çıktım, utanıyor insan, onların ne günahı var. Çok utanıyordum. Bizi aldılar, ben Muzaffer’le yan yanayım, Hücumbota bindirdiler. Muzaffer avukattı.

Neyse, son karardan sonra bizi aldılar, gemiye getirdiler. Hiç unutmam, Şeref zıplıyordu, Dolmabahçe Meydanı’nda gördüm. Biz utancımızdan önden çıkmadık, yandan çıktık, hep arkadaşların karıları bekliyordu, çok utandık. Hiç birinin bir kabahati yoktu, hele hele alelacele asılan Menderes, Zorlu, Polatkan nadir bulunan iyi, kültürlü ve görgülü insanlardandı. Mutlu Menderes damadımın sınıf arkadaşıymış, o da Mutlu’nun yüreğinin iyiliğini anlatır hep.

Beylerbeyi’nde kayınvalideme ait bahçeli eve geldik, orada kalıyoruz kayınvalidemin akrabalarıyla birlikte, bir hafta, on gün ben odadan çıkamadım, çıkıyordum, koşa , koşa odaya giriyordum. Hanım beni evden bahçeye çıkarıyordu, annen gidince, yallah yine odaya giriyordum. Ee, ne yaparsın, 15 ay insan bir koğuşta yatağın içinde oturunca böyle olur.

1990’da iadeyi itibar yaptılar astıkları o iyi insanlara. Kızımla gitmiştik cenaze törenine. Rahmetli Menderes Vatan ve Millet Caddelerini bir de Sahil Yolu’nu yaptırmıştı. İşi, para karşılığı İstihkâm taburlarına vermişti. Yani askeriye üstlenmişti yol yapımını.

- Serbest bırakıldıktan sonra yurt dışına gittiniz ve mesleğe orada devam etmeye karar verdiniz. Biraz da Almanya günlerinden söz edelim isterseniz

Ş.E- Kastamonu halkı yine mebus olmamı istiyordu. Eşim istemedi. Onun üzerine Almanya’ya gittik. 1961 yılı ile 1967 yılları arasında baştabip olarak farklı yerlerde çalıştım. En son Krefelt Üniversitesi Kliniği Kulak Burun Boğaz şefiydim.

- Sonra tekrar Türkiye’ye döndünüz? Neden dönmek istediniz? Keşke hiç dönmek istemeseydim dediğiniz oldu mu?

Ş.E- 1967 yılında Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne Kulak Burun Boğaz Kliniği şefi olarak atandım. Geldiğimde on yataklı duvarları boydan boya rutubetli bakımsız bir klinikti. Daha sonra vekaletin de desteğiyle daha büyük bir binaya geçtik, ve zaman içinde ücretsiz ameliyat ettiğim varlıklı hastaların da destekleriyle burasını 50 yataklı bir kliniğe dönüştürdük. Dört odayı da birleştirerek steril bir ameliyathane yaptırdık. Sahi bir de büyük seminer odamız vardı, duvarlarda Kulak Burun Boğaz konusunda tanınmış hekimlerin resimleri vardı, vakaları burada takdim edip tartışıyorduk. Yurtdışından davet ettiğim ünlü hocalar – ki bir kısmı arkadaşımdı – burada konferans verirlerdi. Hocaları ben kendi paramla ağırladım hep. Prof. Link, Prof. Jahnke , Prof. Fleischer gibi alanlarında ünlü Almanya’da üniversite Hastaneleri Kulak Burun Boğaz şefleri, cerrah Kulak Burun Boğaz hocalarını davet ettim. Hepsi de ameliyathanede yaptıkları ameliyatlarla bu alandaki yenilikleri gösterdiler asistanlarıma. Bir de Prof. Pitanguy’u davet etmiştim. Pitanguy dünyaca ünlü Brezilyali estetik cerrahtı. O da kliniğimizde birkaç ameliyat yaptı. Onun üstünde asistan yetiştirdim. Her gün sayısız büyük ameliyat yapıyorduk, yüzün üstünde de hastaya bakıyorduk. Ödenek çıkmayınca kliniğin bakımını, boyasını varlıklı hastalarım üstleniyordu, eksik olmasınlar. Sonra 1980 ihtilali oldu. Bir eczacı hanım vardı, kulağı akıyordu, ona rapor verdim. Bir askeri bakan atanmıştı. Eczacı hanıma kimin rapor verdiğini soruşturuyordu. Ben de raporu benim verdiğimi söyledim, eczacı hanım hastaydı. Hiç araştırmadan hemen işten el çektirdi. Sonra vekâlete gittim, şikayet ettim. O zaman yedi bakan tayin etmişlerdi, hepsine mektup yazdım, bana haksız davranıldığını anlattım. Sonra o bakanı işten aldılar, beni de yeniden şef olarak tayin ettiler. Zaten emekli olmama üç ay kalmıştı. İadeyi itibar yaptılar. Bana işten el çektirdiklerinde Numune’ye şef atandığı için son iki ayımı Şişli Etfal Kulak Burun Boğaz Kliniği şefi olarak görev yaptım ve oradan emekli olmak zorunda kaldım.
</TD></TR>
<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>
</TD></TR>
<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>


- Ve şimdi emeklisiniz. Emeklilik günleri nasıl gidiyor. Sağlığınız hakkında söylemek istediğiniz şeyler var m›?

Ş.E- Evet, sağlığım maalesef iyi değil, bana doktor çarptı. Oysa arkadaşım Prof. Dr. Süleyman Dırvana ameliyat olma demişti. Damadım bile demişti. “Baba, kendinizi biraz kollarsınız, olur biter”. Laf dinlemedim. Laf dinlemek ne kadar önemliymiş öğrendim, ama iş işten geçti. Süleyman beyin asistanı, bir profesörü kapalı fıtık ameliyatı için ısrar etmişti, basit bir fıtık ameliyatı olacağımı sanmıştım, oysa o senelerde daha yeniydi kapalı fıtık ameliyatları ve yaşlılar tehlikeli olabileceğini sonra öğrendim, enfeksiyon oluştu. Ameliyatı yapan doktor koyduğu parçayı çıkartmamakta direnince de ateşim çıktı, beyin kanaması geçirdim ve o gün bu gündür sağlığım gittikçe daha da kötüleşti. Aslında ölüp dirildim. Parçayı çıkarmaya bir türlü yanaşmayan öğretim üyesini gördükçe kızım her gün hastaneden eve gittiğinde eşine şöyle diyormuş : “Babamı öldürüyorlar, ama hocam, hocam diye çok itibarlı öldürüyorlar.” Allah demek ki yaşamamı istedi, itibarlı da olsa, ölmedim. On yıldan fazla geçti aradan. Tavsiyem, her doktora inanmayın, ben bütün doktorları kendim gibi sanırdım. Muhakkak birkaç doktora danışın. Hani bir laf vardır, fala inanma, falsız da kalma diye, doktora inanma, ama doktorsuz da kalma. Bir hoca demişti, Tıp fakültesinden her meslekten insan çıkar, arada bir de hekim çıkar diye. Doktorlar da insan, yapacak bir şey yok. Ama kuşkusuz aralarında çok iyileri de var, arayıp bulmak lazım.

Ben gece gündüz çalıştım, ailemle seyahate çıktığımızda bile çantam hep yanımda olurdu, hep yardım etmeye çalıştım, elimden geldiğince, bir de bütün yenilikleri öğrenmek istedim bütün hayatım boyunca, yanlış yapmaktan hep korktum, yanlışı da yenilikleri öğrenerek önlemem mümkün. Gerçekten iyileştirmek için yardım ettim. İşi olan herkese yardım etmeye çalıştım. Kendim yapamazsam arkadaşlarımdan rica ettim. Kastamonu hemşerilerimin tedavisi için elimden geleni yaptım. Milletvekiliyken de herkesin işini yapmaya çalıştım. Hizmet vermek de bir tür ibadettir. Zaman da değişiyor, insanların artık çok daha az zamanları var. Bak yeri gelmişken bir anımı daha anlatayım. Bizim canımızdan çok sevdiğimiz bir ablamız vardı, onun bir komşusunun parmağı ağrıyormuş, hiç çare bulamamışlar, en sonunda doktor parmağı keseceğiz demiş, tesadüf bu ya, tam parmağı kesmeye giderlerken bundan yıllar önce Kastamonu’da sokakta beni gördüler. Sordum nereye diye, söylediler, parmağa baktım, hiç parmak kesilir mi, ağrıyor diye. Şu merhemi al sür dedim. Sonra o hanım bana geldi teşekkür etti, geçmiş parmağındaki ağrı.

Allah ailemden razı olsun, bana çok iyi bakıyorlar. Bir de herhalde hastalarımın duaları yaşatıyor beni. Allah onlardan da razı olsun. Bazen de düşünüyorum, neden böyle oldum diye, görüyorsunuz yürüyemiyorum, aklıma vurduğum kuşlar geliyor, Allah affetsin, belki de onların ahı tuttu, ondan bacaklarım yürümüyor. Bir ara gençliğimde avcılık yapıyordum, o zaman şimdiki bilincim yoktu. Ne istedim o zavallı kuşlardan diye bugün aklıma şaşıyorum.

Şimdi artık ameliyat yapamıyorum, hastaları tedavi olsunlar diye hastaneye götüremiyorum, hemşerilerimin işlerine de bakamıyorum, ailem olmasa kendi işime bile bakamayacağım. Kızımın ve damadımın da desteğiyle, öteki dünyaya hiçbir şey götüremeyeceğimize göre, eşimle birlikte elimizden geldiğince hayır işi yapmaya çalışıyoruz. İnşallah Allah kabul eder. Sizi biraz güldüreyim, yıllar önce bir vakıf kurmaya giriştik, hayır işlerini vakfın üzerinden yapalım diye, ama vakfı bir türlü kuramadık, mahkemeye git, mahkemeden gel, bir türlü olmuyor, ya bir kelime eksik, ya bir kelime fazla. Sonunda o günün parasıyla yüz milyon daha istediler. Biz de, o günlerde bastonla yürüyordum, yine mahkemeye gittik, asansör bozuk, zar zor çıktım dördüncü kata, kan ter içinde, kızım bir dilekçe yazdı ve vakıf işinden vazgeçtiğimizi, o parayla birkaç çocuğu okutup daha hayırlı bir işe vesile olacağını yazdık. Ama yaklaşık iki yıl uğraştık o işle, neyse sonra kurtulduk. Herhalde verilmiş sadakamız varmış. Dedelerimizin hep vakıfları varmış, onlara özendik herhalde. Bu vesileyle vakıfsız hayır işi yapmanın çok daha kolay ve masrafsız olduğunu öğrenmiş olduk.

Böyle sizin gibi ziyaretçiler gelince de seviniyorum, bir yere gidemediğim için bana değişiklik oluyor.

Son olarak engin tecrübeniz ışığında gençlere, Kastamonulu gençlere neler tavsiye etmek istersiniz?

Ş.E- Kızım, sen daha on yaşındayken senin hatıra defterine ne yazmıştım, aynısını gençlere de söylemek istiyorum :

Sevgili kızım Sâkine, Hayatta her ne pahasına olursa olsun doğru ve dürüst olmanı isterim. Bunun mükâfâtını Tanrı sana daima verecektir.

Ben hep mesleğimde daha iyisini yapmak için, hayatım boyu öğrenmek için çabaladım. Keşke bugün gücüm olsa da yine bir şeyler öğrenebilsem. Hayat bitmez tükenmez bir eğitim. Bu eğitimi almak için de öğrenmeyi öğrenmek lazım. Kız kardeşim Prof. Schwarz’ın yanında asistanlığa başladığında demişti ki, ben hocamdan, “Bunu bilmiyorum, bunu şu kimseye ya da şu yere sormak lazım”, demeyi öğrendim. Evet, neyi bilmediğini bilmek ve bunu öğrenmek istemek bir fazilettir.

Evet, namuslu ve dürüst olsunlar ve kendilerini iyi eğitsinler, bilime karşı yürekleri hep açık olsun; bu güzeller güzeli ülkenin kalkınması ancak eğitimli, kültürlü, namuslu ve dürüst insanların hizmet vermesiyle mümkün. Vicdanlarını dinleyerek yapılması gereken neyse onu yapınsınlar, hangi iş olursa olsun, çalışmaktan yılmasınlar. Kimseyi kırmasınlar, paylaşımcı olsunlar ve iyiye, güzele destek versinler, ki yolları açık olsun. Bir de bu ülkenin hangi yollardan geçerek bu günlere geldiğini çok iyi bilsinler.
Dr. Şükrü Esen’in genç kuşaklara öğütlerinin üzerine başka bir söz söylemeye sanırım gerek yok. Biz sadece onun sözlerini özetleyelim ve şöyle dileyelim; “Bilime karşı yürekleri açık, eğitimli, kültürlü ve dürüst insanların hizmet verdiği, bu ülkenin hangi yollardan geçerek bu günlere geldiğini çok iyi bilen nesillerin yetiştiği yarınlar temennisiyle”
</TD></TR>
<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>

</TD></TR>
<TR>
<td style="MARGIN-TOP: 9px; MARGIN-BOTTOM: 9px" height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>

</TD></TR>
<TR>
<td style="MARGIN-TOP: 10px; MARGIN-BOTTOM: 15px" height=18 width=550 colSpan=2 noWrap></TD></TR>
<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap><TABLE style="BORDER-LEFT: #c0c0c0 1px solid; BORDER-COLLAPSE: collapse; BORDER-RIGHT: #c0c0c0 1px solid" border=0 cellSpacing=0 borderColor=#111111 cellPadding=0 width=550 height=299>

<TR>
<td height=18 width=550 colSpan=2 noWrap>
Levent Zihnioğlu söyleşileri her Çarşamba Kastamonu Postası ve Kastamonu Gazetesi`nde yayınlanmaktadır.
</TD></TR>
<TR>
<td height=1 width=550 colSpan=2 noWrap>

Gurbet Elçileri Ekibi
Levent Zihnioğlu
Muharrem Yıldız
Binay Ertan
Hüseyin Karadeniz
Derya Mola
Murat Yücebıyık
Gürkan Uzun

Yayın Danışmanı
Elif Ergöz

Gurbet Elçileri ekibi olarak
çalışmalarında bizlere yol gösteren değerli ustamız Cemil Özel`e
teşekkürü borç biliriz. Ayrıca bu röportajın hazırlanmasında desteklerinden dolayı Sayın Sakine Eruz ve Nur Özbek`e, sürekli yanımızda olan ve ekibe sürekli destek veren Yavuz Ballık, Yavuz Yaman, Enver Turan ve Satı Ergün`e ekibimiz adına teşekkür ederiz.
</TD></TR></TABLE></TD></TR></TABLE>


KP

ALINTIDIR

_________________
bakıp geçme yorumyazda git olumu
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://cideliler.yetkinforum.com
 
KASTAMONU TIP TARİHİNDE BİR ALTIN SAYFA
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Alt Forum Görünüşü!!!
» SON MT2
» TmTürkMt2 Server Süperr
» ewo mt2 yine spr bir sw
» YT2 ÇİN SERVER

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
CİDELİLER :: KASTAMONUDAN HABERLER-
Buraya geçin: